... ve pembe bulut sardı onları

içi sıcacıktı ve akide şekeri kokuyordu...

koca

larız

kafa

biz

biz

bıdık öldü...

20 Nisan 2009 Pazartesi



düşündüm taşındım ama, her ne kadar çok kaba dursa da bunu tanımlayacak başka bir başlık gelmedi, gelemedi aklıma. Durum bu kadar net çünkü.


1994 falandı herhalde aramıza katıldığında.. zira tarihler kandırmacadan ibaretmiş gibi geliyor bana düşündükçe... sanki ben doğmadan önce de vardı, hep bizimleydi, aksi düşünülemez, aksi tercih edilmezdi. hayata dair her planın içinde tam ortasında olağanca şirinliği ve bilmişliğiyle kocaman kocaman bakar dururdu gözlerimizin içine. ilk geldiğinde hasta oluvermişti. O gün öğrendik minik yavruların saf süt bile içmemeleri gerektiğini. Bağırsaklarının, sindirimlerinin gelişimi kaldırmıyormuş saf sütü.. sulandırmak lazımmış..ağır gelirmiş.. bilemedik. hasta oldu. annem 2 hafta boyunca, gece gündüz başında bekledi, kusmasına izin vermedi, kılcal damar boyutundaki damarlarından enjekte edilen şişe şişe serumlara bana mısın demezken, hepimiz kırk göz kırk kulak hep onunlaydık ..tek duamız bir an önce ilk geldiği günkü gibi zıp zıp dolaşması, şirinliklerine devam etmesiydi. bizi bırakamazdı.. daha oldukça erkendi..

ki zaten de bırakmadı da afacan.. minicik bünyesi toparlayıverdi kendini, iyileşiverdi.geldiğinde ben 12 yaşındaydım.. bir çok şeyi birlikte öğrendik denebilir. ben ilk aşkımı yaşarken o da aşık olmuştu izmirli bir dilbere.. bir de derler ki köpekler aşık olmaz.. bal gibi aşık oldu bıdık. çok kısa süre öncesine kadar her ne zaman "bıdıkk, hani daisy? daisy mi geldi yoksa" diye bağırsak ve etrafımıza baksak, havlaya havlaya bir o cama koşar bir öteki cama koşar, bahçe kapısını tırmalar daisye kavuşabilmek için kendini paralardı.

insanoğlu garip işte.. o bize bu kandırmacayı hiç bir zaman yapmadı.. bizim en ufak bişeye canımız sıkıldığında gelir kafacığını kucağımıza dayayıp, "seni anlıyorum ama bak işte ben burdayım" bakışları atardı gözlerimizin, kalbimizin ta içine. hassas yaratıktı vesselam...

ev ahalisinin eve varış saatlerini bildiği gibi, saate uymayıp erken ya da geç gelenlerin de sokağın başında belirdiğini hisseder ve yanındakileri uyarırdı "bak baba geliyo hadi kalk kapıyı aç, anne geliyo vs" diye.. hepimizin karşılanma biçimi farklı farklıydı, herkesin yeri ayrıydı.. çok efendi köpekti.. çok dosttu.. herkesin dostu bir numara gelir kendisine ama bıdık gerçekten bir numaraydı.

Minicik cüssesine aldırış etmeden koca koca atlara ineklere kafa tutardı, diğer hemcinsleri gibi acıkınca o da yemek kabını tırmalar "e hadi ama unuttunuz beni gene, acıktım yahu" diye serzenişte bulunurdu. Birlikte film izlemek ayrı bir keyifti. Filmin en acıklı yerinde sanki anlıyormuşçasına iç geçirirdi.. o iç geçirirdi ben filme ağlayacağıma onun minicik kalbinin iç geçirişine ağlardım...

Ona komut vermeye ya da öğretmeye gerek kalmazdı, bakışlarla anlaşıverirdik. Gerçi komut vermeye kalksak da dönüp yan yan bakar ve söylediğimizin aksini yapardı.. biz de utancımızdan yerin dibine girerdik... yani biz onu değil o bizi eğitti onca yıl. Onun da ailenin bir bireyi olduğunu, gazete terlik kuryesi olmadığını çok çabuk öğretti bize.

Böyle böyle tam 15 sene geçirdik birlikte..hani derler ya kah ağladık, kah güldük...aynen de öyle... kah ağladık, kah güldük...

Geçtiğimiz yıl kasım ayında bir sabah, her sabah olduğu gibi dışarı çıkmak için uyandırmış babamı... normalde 15 dk bilemedin 30 dk sonra dönen bıdık, sır olmuş gitmiş.. aramadıkları yer , sormadıkları insan kalmamış... ama bıdık yokmuş..ardından hiç bir iz bırakmadan gidiverdiğini düşündük...ta ki bugüne kadar...

Bıdık gittikten sonra bizimkilere Linda adlı başka bir arkadaş yanaşmış. annem de Linda'nın bu sempatikliğine bir teşekkür babında Bıdığın eski kemiklerini oyuncaklarını vermiş önüne. Linda bir iki koklayıp, oynamadan, kemirmeden itivermiş burnunun ucuyla ve koşa koşa ilerideki çalılıkların ardında kaybolmuş. Bizimkiler tam "beğenmedi zaar" diye düşünürlerken bir bakmışlar Linda çalılıkların ardından siyah tüylü birşey sürüklüyor onlara doğru. Şaşkınlıktan kıpırdayamamışlar.

Linda güç bela sürüye sürüye bıdığın cesedini annemlerin ayaklarını dibine bırakmış ve kapını önüne gidip yatmış patilerinin üstüne..

Filmde izlesek "yok artık" diyeceğimiz şeyi yaşıyor olmak oldukça sarsıcı. Annem sabah telefon ettiğinde "üzülmeden dinleyebileceksen sana birşey anlatıcam" diyerek başlamıştı sözüne. O an anladım Bıdığı bulduklarını ya da ondan bir haber aldıklarını.

Ama bu kadarını beklemiyordum.

Kendimi bir şekilde inandırmıştım dışarıda bir yerlerde kendisini başkalarına da bize kendini sevdirdiği gibi sevdirdiğine.. ya da ömrünün kalan bir kaç yılını özgürce, başına buyruk yaşamayı seçtiğine.. hiç aklıma getirmek istememiştim öldüğü gerçeğini.. kabullenememiştim..

Bıdık da bunu bildiği için, haberi geciktirmek adına ya da bu şekilde düşünmemizi ve öldüğünü, ölüyor olduğunu düşünmemizi istemediği için, öldüğünü anladığı anda çıkmak, kendini bizden saklamak istedi belli ki.. ama linda'yı hiç hesaba katmadı..

Altı ayak yaşarken, 2 ayak kalmak..

Derler ki birinin bacağını keserseniz sanki bacağı hala yerindeymişçesine ayak parmakları kaşınır, bacağını oynattığı yanılgısına düşer insan...


0 yorum gelmiş :):

Yorum Gönder

 

Mail ile Takip