... ve pembe bulut sardı onları

içi sıcacıktı ve akide şekeri kokuyordu...

koca

larız

kafa

biz

lezizz...

1 Kasım 2011 Salı

Geçenlerde youtube'da dolaşırken enfes bir animasyona rastladım. Hatta bir değil, iki tane biri Charles Bukowski'nin mavi kuş (bluebird) şiirine istinaden yapılmış, yapan monika umba'nın ellerine sağlık. 


işte burada kendisi  




Hazır animasyonu paylaşmışken şiiri hatırlamadan olmaz...




Bluebird by Charles Bukowski 


there's a bluebird in my heart that
wants to get out
but I'm too tough for him,
I say, stay in there, I'm not going
to let anybody see
you.

there's a bluebird in my heart that
wants to get out
but I pur whiskey on him and inhale
cigarette smoke
and the whores and the bartenders
and the grocery clerks
never know that
he's
in there.
there's a bluebird in my heart that
wants to get out
but I'm too tough for him,
I say,
stay down, do you want to mess
me up?
you want to screw up the
works?
you want to blow my book sales in
Europe?

there's a bluebird in my heart that
wants to get out
but I'm too clever, I only let him out
at night sometimes
when everybody's asleep.
I say, I know that you're there,
so don't be
sad.
then I put him back,
but he's singing a little
in there, I haven't quite let him
die
and we sleep together like
that
with our
secret pact
and it's nice enough to
make a man
weep, but I don't
weep, do

you?


Diğeri de Cibelle'in bir klibi... 
o da işte burada ....









ikisi de beni çok mutlu etti akşam akşam umarım sizleri de eder. 


Sevgiler! Selamlar! 

Dün, geçen gün, bir de daha öncesi

12 Nisan 2011 Salı

Uzun bir aradan sonra ilk defa bugün, çokça alıştığımız kırmızı yasah yazısını görememiş olmanın dilegetirilebilemez mutluluğu ile ağdet-ta çocuklar gibi şeniz! İçinde bulunduğumuz tarifsiz sevinç ancak zavallı kuluna kaybolan eşeğini sonsuz kere kaybettirip bulduran şakacı-komik tanrının muzipliği ile bir miktar anlatılabilir. o "bir miktar" lık kısmı da es geçesim var... 

bu uzuuu-uuunn süre boyunca neler oldu neler... bir dolu kitap okundu, bir dolu film izlendi... çokça haber geçti...bir çoğu çoktan unutuldu, az bir miktar hala beyin kıvrımlarında ki, onlar da yakında terk ederler bizi meraklanmaya kimsecikler.. 

en beteri ve zor unutulacak olanı da oldu

japonya'da deprem oldu. 
japonya'da deprem oldu..
japonya'da deprem oldu...

ortaokul yıllarından özene bezene "ne ders çıkardık" kompozisyonu hazırlanacak cinsten oturdu kaldı hayatımızın merkezine. insan oğlu bu bencil yaratık, illa kendisi ile ilgili bir kaygısı olacak, unutmasın, dikkat versin diye... Ki aynen de öyle oldu... te dünyanın öbür ucunun aslında ne kadar yakın olduğunu süper mega anladık. Günlerce çaresizlik denen kötü şeyi alt edebilmek için uykusuz kaldık, merak ve kaygı uzunca bir süredir uyukladığı küfeden zıp diye çıkıverdiler, ki uyku mahmurluğundan eser yok gözlerinde... eskisinden daha taşikardik... Neyse geç olsun güç olmasın hesabı Chiba - Tokyo -  Osaka - Abu Dhabi derken "yarından sonra" nın türk versiyonun çevirdik, şimdi gün geliyor sanki hiç yaşamamışız gibi uzak - gibi, gün geliyor daha bir iki hafta önce olmuş  - gibi... Oysa ki ne çok geçti üstünden, ne de az bugün itibariyle tam 1ay1gün

Neler öğrendik :
- En azından diğer insanların güvenliği göz önünde bulundurulmalı ve Özge doğal afet riskinin yüksek olduğu bölgelere ayak basmamalıdır.

- Dış İşleri ile Konsolosluklar arasında kesin bir husumet var, birinin yap dediğini diğeri sakın yapma derken, en sonunda vatandaş gene kendi yolunu kendi buluyor. Sonuç : uzak bir ülkede çaresiz kalmış, neredeyse afetzede kıvamına gelmişsen, gidip devlet babadan yardım falan isteme sakın, bulduğun ilk uçağa biletini al, vize! pasaport! zırt! fırt! derlerse; mağdurum! da mağdurum! de ve geç. 

- Hükümetin kızılayının kurtarmakla övündüğü 25 şanslı kişiden biri olmak için oturup beklenmemeli. Beklerken bir kaç dua daha ezberlenmeli ki işler nisbeten kolaylaşsın. 

"Gezi yaparken ayağı burkulan John Smith Amerikan Hükümetinin gönderdiği helikopter ile Afrika savanasından kurtarıldı. Burkulmanın akabinde evine bırakılan Smith kahvesini yudumlarken Allah devletimize zeval vermesin dedi."

- Bazıları insan kalabilmeyi başarmışlar. Kim inanır ki bir havayolu şirketi müşteri temsilcisi, bileti satıp işini kapatmayı tercih etmesin de daha uygun ve daha ön tarihli bir bilet bulduğunda, sanki kendine bulmuşçasına arasın, takip etsin haber versin! Helal olsun Ethiad Hava Yollarından Alin Hanım'a. Hala hatırladıkça, ki aklımızdan çıkmıyor, hayır duaları ediyoruz dilimiz döndüğünce. 

- İnsanın hayatında bazen korkunç şeylerin olması gerekiyor. Şok etkisi iyi geliyor. Daha çok şükreder olduk son zamanlarda. 
Ah tam da bunlarla boğuşurken bir baktım ki soytur çeker b..tur kokar ne kadar da doğru bir tespit! 

Maksimum sıkılma anlarından biri idi... 

bir baktım elimde rengarenk bir saksı... 

önümde rengarenk sümbüller... 
ellerim toprağa batmış... 

"kökler hava alırsa, çiçekler yanar mazalallah!!" deyu deyu... 

Hayatımda ilk defa çiçek ektim. Diktim.. Tamam, sadece saksısını değiştirdim ama bu da bir başlangıç olsa gerek. :)


sevgilerimle, hande...




Mc Hammer'dan Geliyor : Can't Touch This!

3 Mart 2011 Perşembe


Dün akşam twitterda #blogumadokunma tagli twitler arasında bucukfanzin isimli bir arkadaş "ktunnel selam. yine biz. açıldığında oraya direk youtube.com yazıyordun ya, şimdi sil onu. biz blog adreslerimizi giricez." diye yazmış... sansür belası nedeniyle çifte kavrulmuş leblebi durumumuz ancak bu şekilde özetlenebilirdi. Artık saç baş yolmaktan bir kıt üste çıktık. Delileri oynuyoruz. Bu arada saç baş yolacak kadar da hassasız, duyarlıyız, elletmeyiz ama bir yandan da o eli masaya vurmak yerine hepimiz oturmuş hangi DNS ayarını yapsam görüntülerim bloğumu, ktunnel mi vtunnel mi daha iyi diye tıkırdatıyoruz klavyeleri... 

ayrıca bu konuda, diğer konularda da olduğu gibi ve de en az herkes kadar benim de kafam karışmış durumda... misal, gün içinde bloğumu açamıyorum, malum beyaz ekran üstü kırmızı harfler, ama gece bu saatlerde aniden açıl susam açıl... nasıl bir sansür bu? 

herkes bir şeyler anlatıyor, yok bir kısım diyor ki bu yasa dışı maç linki yayınlayan kullanıcılara ait iplerin de içinde bulunduğu bölüm engelleniyor, bazıları da yok ondan değil ttnet ile bağlananlar henüz tam olarak engellenmemişler diyor... ana fikirden uzaklaşıp, oturup ulen ben niye engellendim - engellenmedim diye düşünmeye başladık. 

saçmalığın dik alası... 

gidip digiturk aboneliğini sonlandıranlar mı istersiniz, futboldan soğuyanlar mı, yok arkadaş ben gidecem bu memleketten diyenler mi... aklım almıyor. birinin çıkıp bunun ne futbolla, ne link veren bloggerlarla ne de digiturkle bir alakasının olmadığını anlatması lazım.  gidecem diyenlere ise laf yok... 

Herkes kendine batan diken kadar ah der... Der de iş iyiden iyiye boka sardı. Hissetmiyor muyuz neyiz. 

Artık daha net nasıl ifade edilir bilmiyorum ama, çoktan başa döndük biz. 
Hani ailelerimizin arkadaş toplantılarında laf "o yıllardan" açıldığında itinayla kapattığı tarihlerden bahsediyorum. 
Daha dün bizler ottan boktan bir sebepten ötürü hizmet aldığımız ve bu hizmet yoluyla da birbirimize "kurabiye tarifleri"  anlattığımız bir platformdan şutlandık, ki bu başımıza gelen ilk sansür değil. 
Daha bu sabah Nedim Şener sabahın 7sinde başlayıp 6 saat süren bir arama sonucunda göz altına alındı... delil olarak toplanan eşyalar arasında kütüphanesindeki KİTAPları da vardı...
Tanıdık gelmiyor mu tüm bunlar?
"Düşünce suçu" "İfade özgürlüğü" gibi kavramları çoktan konuşup, kapatıp, rafa kaldırıp başka bir boyuta geçmiş olmamız gereken bir zamanda, birilerinin nasırına batan fikirlere sahip insanlar, gazeteciler, yazarlar hapisteler. Başka başka kulplarla... Dışarıdakiler ise ağızlarına tıkılmış bezler sıralarını bekliyorlar.  

Ortada kocaman hukuksal bir sorun olduğu ve bu sorunun uç bucak tanımaksızın hepimizi sarmaladığının farkındayız di mi? E bu nasıl bir uyuşturulmuşluk, nasıl bir rüya alemi? Böyle avazımız çıktığınca çığlık atmak istiyoruz ama sesimiz çıkmıyor, a-de-taaağ bir karabasan... 

Şimdi aç ktunnel'i, yaz oraya youtube  ya da blogspot yerine nedim şener, mümtaz idil, müyesser yıldız, ahmet şık... 

çünkü bugün onlar da sansürlendi...
çünkü biz o çığlığı atamadığımız sürece 
çünkü biz daha önce de olduğu gibi bugün de, yarın da bundan sonra hangi tarih önümüzdeyse 

sansürlenmeye
engellenmeye
uyuşturulmaya
güdülmeye
linç edilmeye
taşlanmaya
öldürülmeye

devam edeceğiz.

Ama

biz gene de, daha önce de olduğu gibi, 
şimdi de olduğu gibi 
bir yolunu bulur, gene o engeli "o eli" kırar, gene düşünür, gene yazarız.

sen iyisi mi

Bloğuma - Düşünceme - Yazarıma - Gazetecime - Eşime - Dostuma - Bana 

DOKUNMA!


can you?




Engelli Mim

1 Mart 2011 Salı

"bak yavrucuğum buralar eskiden dutluktu" demeden önce istedim ki mimsiz gömülmesin bloğum karanlıklara... "Ölmeden önce ne yapmak isterdin" sorusunun blogger versiyonu bu. Yapacak birşey yok...

Dolmadakia'dan sevgili Leylim'in vermiş olduğu mimleri cevaplamaktan gurur duyarım efenim. Umarım ben bunları cevaplayana kadar, yasak bizim sulara erişmez.

Gün içerisinde eğer gerçekleşirse şok geçireceğin şey:

Mim geldiğinden beridir düşünüyorum ne yalan söyleyeyim... Ne şoka giremez bir insan olmuşum ben de haberim yokmuş... Aklına ilk gelen şık doğrudurdan yola çıkıyorum o vakit;

Parayla saadet olmaz der atalar eyvallah da... İddia ediyorum aksini ispatlayabilirim. Hal böyleyken hesabımda şöyle hakkını verecek denli  bol sıfırlı bir meblağ görürsem, şoktan şoka girmekle kalmaz, yakın çevremi de şoka sokarım. Hem de sonrasında ispat da ederim nasıl mutlu olunacağını... Şimdi mutsuz muyum? Hayır tabii ki... Ama daha fazla potansiyel var bende biliyorum. 

Gördüğün zaman eğer almazsan uyuyamam dediğin şey:

Misal gofreti bahçede görsem ve içeri almazsam uyuyamam, zira sabaha kadar kah havlar kah ağlar... havalar da soğuk, yazık kızıma. Yoksa maddiyatla hiç işim olmaz. Efendim? Hesabımdaki şoka sokan meblağ mı? Yok öyle bir şey :) 


Uğruna diyetini bir kalemde bozduğun şey:

"Ara sıcaklardan ne var? Böyle paçanga maçanga gibi bir şey? Midemizin suyunu alsın"


Uğurun var mı?

Hep istedim bir uğurum olsun. Bu bir sayı olabilirdi, renk olabilirdi, kumsalda cepte kalmış, sektirilmesi unutulmuş bir taş olabilirdi

. Kabule hazırdım, hepsini denedim ama olamadı bir türlü. Sonra 2008'in 14 haziranı geldi biz Ahmet'le burnumuzu kapatıp cup evlendik. Dışardakilere de "ilk başta soğuk gibi ama girince alışıyorsun gel gel" dedik. 
Nikahta keramet var dedikleri doğru demek ki, evlendik ayın 14'ü, balayına uçalım dedik koltuk numerosu 14, otel odası numerosu 14, dolmuşa bineriz 14, dön geriye "çıkma startı" 14 kasım... hiçbiri de önceden hesaplanmış değil... Şimdi de Allah nazardan saklasın deyip 14 defa vuruyoruz tahtaya, 14 defa da kıçımızı kaşıyoruz.


Kendine en yakıştırdığın renk:

Ergenlik dönemimin baş belası olan ve o dönem belli ki beni pek bir sevmiş kilolarım yıllar sonra patadanak "ta taa biz geldik" dedikleri için şu sıralar en yakışan renk tabii ki SİYAH. Yaş 11 - 12 iken rocker özentisi imajıma uyuyordu siyah ama şimdi renkli cıvıl cıvıl bir kadınım ben ya. Bir gidin de doya doya giyeyim en sevdiğim beyaz atletlerimi, gök mavisi hırkalarımı... 
Off..


En sevdiğin takın:

Tek taş küpelerim. Pırlanta falan değiller, istiklalden almıştım beşini beş liraya. Onlar olmadan kendimi çıplak gibi hissediyorum. 

*Ahmet burayı okuyordur di mi?


Takıntın:


Takıntı konusunda tescilli olduğum için, gündelik olanları es geçiyorum. Geçenlerde yeni bir tanesini fark ettim. Ne zaman bir film izlesem o sahnede kaç ayrı kamera açısı kullanılmış, hangisi daha çok tekrarlanmış sayıyormuşum ya ben? Üstünde çok durmamalı, meslek hastalığı deyip geçmeliyim sanırsam. 

Ben bu şarkıyı duyunca şakırım:

Geçen haftasonu düşünülünce :
Evlerinde lambaları yanıyooorr, göz göööööz olmuşşş ciğerleeeeriiiiim kanıııyooooorrr 
muş... şakımakla kalınmıyor, kollar ritmik hareketlerle yukarı inip çıkarken parmaklar da istikrarlı bir şekilde şıklatılıyormuş. 
;)



Solunda ne var?


Yanında çıkır çıkır blog yazan bana ve ayaklarının üstünde yatan 30 kg luk gofrete aldırmadan, demlenen çaydanlık sesi çıkarmaya devam eden, bazılarının değimiyle "shut down" kocam :)


Bir mim'in daha sonuna gelince, topu arkadaşlarına atmak raconun bir parçası imiş.


Öyle ise;

The Oscar goooeees to;