... ve pembe bulut sardı onları

içi sıcacıktı ve akide şekeri kokuyordu...

koca

larız

kafa

biz

biz

Hatırda Kalanlar_2_Şile

16 Şubat 2011 Çarşamba

Bundan birkaç hafta önce cumartesi günü sıradan bir hafta sonuna uyandığını düşünen ben, adeta spontan bir kaçamağa maruz kalmış bulundum. Spontan sıfatını kolayca yapıştırdım zira benim bulunduğum koltukta kaçamak gayet bu şekilde seyir etti. Oysa işin iç yüzü başka. Kendilerine "bilader" diyen iki kafadar bir hafta boyunca ince ince her detayını örmüşler meğersem. 

Hafta sonunu şehir dışında geçireceğimizi öğrenir öğrenmez, ki öğrendiğim saat yaklaşık olarak sabahın 10'una denk gelmekte, bir yandan sevinçten zıp zıp zıplayarak, elime geçen ilk valize gerekli olabileceğini düşündüğüm eşofman, çamaşır, çorap vs leri tıkıp üstüme bir iki birşey geçirdim. Gerçekten inanılmaz ama çok kısa bir süre sonra yoldaydık. Yandaki süper markete bile gidebilmek için türlü seromonilere ihtiyaç duyan bir bünyeye sahip olduğum göz önünde bulundurulduğunda bu bir çırpıda yola düşme hali hem bir garip geldi, hem de iliğime kadar acaip keyif pompaladı.

Yolculuğun istikameti Şile olunca yol boyunca ve sonrasında bir dolu anı, bir dolu güzel, küçük detay "hatırladın di mi?" deyu deyu çırpınaraktan dürtükleyip durdular. Unutulmaz ya, olsun gene de hazır aklıma gelmişken çiziktireyim istedim. 

Çocukluğumun oldukça uzun sayılacak bir döneminin hafta sonları ve yaz tatillerinin ege haricinde kalan bölümü Şile'de geçti. Ne zaman biri Şile dese, aklıma küçük spotlarla gri, ıslak, fırtına, dalga, ateş böceği,  dik yokuş, bol viraj, un gibi kum, şişmanın yeri, yapış yapış nem gibi detaylar gelir. Bunlar bir gelmeye başladığında ise, işin içinden çıkamam, bütün anılar birbirlerini itiştire kakıştıra sıraya dizilir, anlatmak isterim ama bir türlü doğru yerden başlayamam, zira akıldaki kurgu ağıza döküldüğünde sıradanlaşır, ikinci el olmalarına gönlüm el vermez ama gene de tutamam kendimi "bu olmuştu, şöle bişeydi" diye sayıklar,  olabildiğince detay verip dinleyenlere o anı yaşatmaya çabalar, sonra da susmaya karar veririm. Susmaya karar verene kadar da etrafımdakileri baya bir esir etmiş olurum gerçi ama napalım artık, huyum kurusun.

Evim evim güzel evim
Akıllardaki tatil evi mantığıyla hiç örtüşmese de Şile'de kaldığımız ev bir apartman dairesiydi. Ev sahibi ve eşi birlikte özene bözene döşemişler yazlık olarak kullanmayı planladıkları evlerini ama içinde yaşamaya fırsatları olamamış, kadıncağız aniden hastalanmış ve... Adamcağızın da içi elvermemiş evde sevdiği kadın olmadan yaşamaya, n'apsın, bir iki denemiş ama bu sefer de oğlunun astımı Şile'nin rutubetine dayanamamış, ne zaman gelseler çocuk tıkanmış. Gerisin geriye İstanbul'a dönmüşler. Yani lafın özü, hem fiziken hem de ruhen karşı koyamamışlar evin sahibesinin anılarına, satmaya da razı olamayıp kiralamaya karar vermişler. 

Bu kararın sonucu olarak da senelerce bize kiraladılar o evi... Hem de yaz kış...  Cümlenin gidişatı sanki zorla  kiralamışlar hissi uyandırsa da, benim tarafımdan hakikaten durum öyleydi. Hikayeyi öğrendikten sonra çocuk aklıma rağmen bir türlü rahat hissedemedim o evde kendimi...  Hali hazırda Şile'nin doğal atmosferinin olmayan bir hüznü pompalaması yetmezmiş gibi, bu acıklı hikayenin altında iyice ezilip daha da kocaman bir  hüzün yumağı içinde dolandım durdum evin koridorlarında... Doğal olarak çocuk odasında ben kalıyordum ve ne zaman uyku vakti gelse, gözlerimi kapamadan önce her akşam kendimi ailenin astımlı küçük çocuğunun yerine koyar, göçüp giden annesinin ardından saatlerce göz yaşı dökerdim... Ya da gün içinde azıcık oyuna kaptırsam kendimi vicdan azabı basıverirdi birdenbire. Ne oyun kalırdı, ne de eğlence.

Dalgalandım Da Durulamadım  


Bilen bilir, Şile'nin denizi hemen hemen yılın her mevsimi mütemadiyen dalgalıdır ve bu  hırçın deniz  dalgalandıkça daha da güzelleşir. Hal böyle olunca ortalama betimlemelerin "normal" kıstaslarına hiç bir vakit uymayan bir aile olarak söz konusu dev dalgalarla boğuşmak ailecek en büyük eğlencemiz halini almıştı. Ailecek diyorum çünkü dalgalar söz konusu olunca yaşıtlarımla oynamaktan hiç hoşlanmazdım. Sebep ise çok basit; şayet deniz dalgalıysa yaşıtlarımın denize girmelerine türlü kısıtlamalar getirilir, hatta çoğu zaman tamamen yasaklanırdı. Zira böyle durumlarda aile büyükleri de girmekten çekinirlerdi. Sonuç: 6 kmlik plaj bize kalırdı. Annem, babam, ben ve varsa o sırada misafir olarak yanımızda kalan yakın aile dostları ile hepbirlikte en büyük dalgayı bekler, geldiğinde ise avazımız çıktığınca  bağırarak ya kafalama dalardık içine ya da üstüne binip kıyıya kim önce varacak yarışı yapardık. Bu esnada dalganın şiddeti ve büyüklüğü nedeniyle  ordan oraya savrulan bedenlerimiz kontrolümüzden çıkardı. Kiminin ayağı ötekinin kaşını patlatır, biri bir çıkar sudan bikinisinin üstü yok, ona gülen beriki aniden bir serinlik hisseder, bir bakar şortu sıyrılmış popo meydanda.  Ama bunların hiçbiri eğlencemizi durduramazdı. Bir sonra gelecek olan büyük dalgayı ilk farkeden avazı çıktığı kadar bağırırdı "geliyooor!" diye. Saniyesinde herkes üstünü başını toparlar ve katmerlene katmerlene gelen dalgaya doğru tekrardan koşmaya başlanır ve film başa sarılırdı.

Artık hatırladığım vakit yüzümü kızartmak yerine, gülmeme neden olan ilk utanç anısı  da o günlere aittir. Yaklaşık olarak 7-8 yaşındaydım ve annemin ısrarlarının aksine, kendini artık bikinisinin üstünü de giymek zorunda hisseden bir genç kız adayıydım. O hafta sonu çocukluk arkadaşlarım ve aileleri de bizle birliktelerdi. Sabah gayet sakinmiş numarası yapan deniz öğleden sonra aniden patladı. Millet gene apar topar denizden uzaklaşırken biz yedi deliler dokuz oturaklılar, çoluk çocuk dalgalara doğru koşturmaya başlamıştık bile. Saatlerce dayak yedik suda. Artık kanda hızla artan adrenalinin etkisinden midir,  yoksa yorgunluktan bitap düşmüş kasların beynin komutlarına uymayı reddetmeye başlamasından mıdır bilmiyorum. Bir yandan gülmekten nefes alamamak, bir yanda  da dalgalara batıp çıkarken su yutmamaya çalışmak ve yeni nefesi doğru yerde almaya çabalamak çok zordu. Şimdi bu yazıyı okuyorsa o da belki hatırlayacaktır, aptal aptal sırıtarak gelen dev gibi dalgayı  gruba haberdar etmekle kendini görevlendirip çılgın gibi zıplayan ben kendime ancak arkadaşımın "ee şey bikininin üstü yok sanırım" demesiyle gelmiştim. Çok utanmıştım çok... O gün anladım "bikini üstü kontrol" deneyiminin ne denli önemli olduğunu. Hatırlıyorum da apar topar denizden çıkıp beni terk edip giden bikinime bildiğim tüm küfürleri saydırarak şemsiyenin altına saklamıştım kendimi... Durumdan haberdar olmayan diğerleri beni  ısrarla denize çağırırken, ki burda bezdirici anne ısrarından bahsediyorum,  tek düşündüğüm, o saatten sonra haftasonunu tamamamlayabilmenin ne kadar zor olduğuydu!

ilk utanç anıma yataklık eden bu dev dalgalar eğlenceli olduğu kadar tehlikeliydi de. Hemen hemen hergün boğulma haberleri gelirdi. Denizin kenarında oturmuş kumdan kale yapmaya ve kale surlarının içini hayali prenses  yüzsün diye suyla doldurmaya çalışan bir kız çocuğu için bir kaç metre ötede kumların üzerinde yatan ve pek de güneşleniyormuş gibi görünmeyen bir adam ve başında can kurtaranın gelmesini bekleyen meraklı kalabalık sahnesi oldukça travmatik olsa gerek diye düşünüyor insan ama hiç de öyle değilmiş...

Aynen de böyleydi günlük seyrin bir bölümü.. ben de çocuktum ve herşey çok yeni olduğu için hiçbirşeyi yadırgamıyordum. Zira sahilde boylu boyuna yatan delikanlı da, kuruyken un  tanecikleri gibi farklı noktalara uçuşan fakat ıslanınca kale olabilen kum da aynı derecede şaşırtıcıydı benim için.  Ceset sahilden taşındığı anda da plaj eski tantanasına dönerdi. Hadi ben çocuktum zaman mekan zaten "alice harikalar diyarında" tadında benim için... koca koca adamlara kadınlara ne demeli? Denize ulaşmak için içine gömüle gömüle yürüdüğün o kumların üzerinde 10 dk önce biri can verdi, tam olarak da şu anda yüzmeye çalıştığın suyun içinde...

Şile garipti hep... hep de garip olacak benim için..

Gel Hele Görele!

Yanılmıyorsam mendireğe bakan tepenin en ucunda eski adı "görele" olan ama bizim "şişmanın yeri" olarak adlandırdığımız bir balık lokantası vardı. Bu hafta sonu yola çıktığımız andan itibaren umarım hala açıktır o lokanta diye dua ettim ama ne yazık ki yerini bulduğumda görebildiğim sadece terk edilmiş ve çürümeye bırakılmış bir kaç tahta yığınından ibaretti.  Ahşap yapısı ile ilk rüzgarda uçup gidecekmiş gibi bir his uyandırırdı bende... bir de lokantanın sahibinin yürüyemeyecek derecede bir obez olduğunu düşününce, adamcağız ne zaman adım atsa yer kaplaması çatır çatır kırılacak sanırdım. Manzarası inanılmazdı... yaz kış ne zaman dışarıda yemek yiyecek olsak, ya da istanbul'dan misafirimiz gelse hep oraya giderdik. Yemekler, mezeler herşey gerçekten çok güzeldi... Ama benim asla unutamadığım şey o lokantaya özgü paçanga böreğidir. Çok sonraları gittiğim her yerde paçanga böreği sipariş edip o lezzeti tekrardan yakalamaya çalıştım ama olmadı. Şişmanın yerinde yapılan paçanga böreği şimdilerin türlü yemek programlarında vs yapılanlar gibi değildi. börek gibi de değildi.. paçanga dediğin budur demiyorum ama ben o lezzeti çok özledim. sanırım anlatamayacağım nasıl bişey olduğunu... şayet bir gün aynısını bulursam o zaman buraya fotoğrafını koyarım.
Şişmana ne oldu, onu da çok merak ediyorum. O zamanlar bile, ki şimdi nerdeyse 30 yaşındayım, babam bu çok fazla yaşamaz diyordu. Nerdeyse 15 sene geçti en son gördüğümden bu yana. Oldukça asabi, ekşi kokulu, yavaş hareketli ama inanılmaz prensipli, gözüne bakınca ne kadar iyi bir adam olduğunu farkedebileceğin türden bir adamdı.. Umarım hala buralarda bir yerlerde yaşıyordur.

Şileyle ilgili pek çok anı var aklımda daha.. Nasıl olmasın ki.. Vakti geldikçe umarım onlar da burada kendilerine yer bulurlar. 


Sevgiler...


0 yorum gelmiş :):

Yorum Gönder

 

Mail ile Takip